Ben yaşamayı seçtim ... En azından onlar için , onların yarıda bıraktıkları adına ... Hep içimde nefes aldı umutlar , hayaller ... Vücut verdim uzakta kalanlara , yıldızlara yükledim şiirlerimi , gökyüzüne okudum .
Ölümü gördüm daha küçücük bir çocukken . Ve suçlamayı öğrendim kendimi . Dün gibi hatırlarım hatta , sıcak bir Nisan ayında , bir Cuma günü , okuldan dönüyorduk üç kişi . Akşam üzeri ne yapacağımızı konuşuyorduk . Birden bir yağmur bastırdı , ve başlaması kadar ani bir şekilde bitti . Korkmuştuk üçümüz de . Ya bütün gün yağsaydı ? Bir saat sonra yanılmıyorsam , dışarıda onların apartmanın önünde buluştuk . Ve bahçe kapısını file yapıp voleybol oynamaya başladık . Biliyor musun , ben hepsinden güzel oynuyordum ... Top havalandı arkasından da ben . Uçuyordum sanki ... Bir baktım o boyumuzu geçen kapı neredeyse belimin üzerinde ... Hızlıca indirdim kolumu ve top havada sızlaya sızlaya vuruşumun şiddetinden , gitti ve hiç yetişemiyecekleri bir yere düştü . İşte ben ... Gene yapmıştım o harika vuruşlarımdan birini . Sessizlik çöktü ... Hala aklımda yankılanır o sessizlik saniyeleri arasıra ... “Dışarda !” diye bağırdı . Afallamıştım resmen , ne demek dışarda , bal gibi içeriye düşmüştü işte top ... Topu kucağına alıp servis atmaya gitti . “ Hey , saçmalamasana , ver şu topu , mızıkçılık yapma . Yenilmesini bilmiyorsan oynama ! “ Topu yavaşça bıraktı yere , iki kere sekti tam olarak durmadan önce top . Apartmanlarına doğru yönelip , evlerinin zilini çaldı . Annesi çıktı balkona ve “ ne var Murat “ diye seslendi . “ Anne ben de seninle İzmir ‘ e gelicem , eşyalarımı alsana “ . Koştum hemen yanına . Neden gittiğini , bütün hafta sonunu beraber geçireceğimizi söylediğini hatırlattım . Kolunu tutuyordum . Elimi ittirdi ve yukarıya çıkmaya başladı merdivenlerden . Peşine düştüm hemen . Yalvarmaya başladım . Hiç konuşmadı benimle biliyor musun ? Oturduk bir kaldırımın üzerine diğerleriyle ve onun gidişini seyrettim . Araba hareket ettiğinde bile hala bana bakıyordu o sımsıcak gözleriyle . Gözleri ... Yemyeşildi ...En son köşeyi dönerken arabaları , kafasını çevirdi . Bizde iki takıma ayrılıp futbol oynamaya başladık . Aman be dünya varmış dedik . Sırf onun yüzünden oynayamazdık futbol , beceremezdi . Hep benim takımıma verirlerdi onu . Çünkü ben en iyi oynayandım ... Hiç unutmam o günü , gene dehşet güzel oynamıştım ve maçı 14-5 kazanmıştık . Tamı tamına 8 gol birden atmıştım . Bunu o akşam babama da söyledim , ve “ afferin benim oğluma “ dedi . Aklıma Murat ‘ ın babası geldi ... İki ya da üç hafta da bir gelirdi mahalleye . Bizim sokağa girmesine izin vermeden “ gelme “ diye bağırır , montunu aldığı gibi , o koştururdu babasına ... İçkici miymiş neymiş babası ... O arabalarını en son gördüğüm köşede öyle bir sarılırdı ki adam Murat ‘ a , çocuk ölüyor sanırdık . Bizim baktığımızı görünce , ayrılırdı Murat ve beraber altgeçide doğru yürürlerdi .
Aradan üç hafta geçti . Akşam üzeri , Muratlar ‘ın köyüne otobüs kalkıyordu okuldan . Ve biz o üç hafta boyunca hiç konuşmamıştık . Atladım bisikletime ve otobüsü seyretmeye başladım bir ağcın arkasından . Kalabalıktı . Bir an gidesim geldi ama vazgeçtim sonra . Yavaşça yola çıktılar , Denizli karayoluna kadar takip ettim onları arkalarından . O zamanlar ikimizinde , en sevdiği şarkı olan “ eğil salkım , söğüt eğil ; bu benim ki sevda değil “ ‘ i söylüyordum . Hıh , salak Murat hep karıştırırdı sözlerini , allahtan ben vardım da yanında , sonunda doğrusunu bulabilirdik ...Neyse , onlar Denizli karayolundan sağa döndüler , ben ise sola . Şarkımızı söyleye söyleye neredeyse hızından görünmeyecek bir şekilde çevirmeye başladım pedalları . Yalnız , otobüs tam dönerken , arka koltukta oturan çocuklardan biri görmüştü beni ve ağızlarından bağırdıkları belliydi ... Otobüz durdu ve bir öğretmenimizin kapıdan bana doğru baktığını gördüm ... Delicesine asılıyordum pedallara ... Bu olayın üzerinden bir hafta kadar sonra , bir Pazar gunu , babam ve annem yanıma gelip aralarına aldılar beni . İçimde kalmıştı , gidememiştim geçen hafta , o otobüsle ; ve arabayla o tarafa gezmeye gitmeyi önerdiler . Olur , dedim ; sanki kırk yaşındaki bir adam gibi . Oturdum arka koltuğa ve seyretmeye başladım yolu . Yemyeşildi her yer ... Ağlama hissi bir çöktü mü insana bilirsin bırakmaz , ve öyle bir anda hıçkırarak ağlamak gibisi yoktur . Ve ben hıçkırarak ağlamaya başladım . Sonunda görecektim onu , Murat ‘ ı . Ağaçlık bir yerde durdu araba . Aklıma takıldı , düşünmeden edemedim , babam nereden biliyordu burayı , yolda kimseye de sormamıştı üstelik ? Annem başına bir tülbent taktı ve üçümüz beraber ilerledik . Diğerlerinin yanında ufacıktı . Zaten o , okulda benden de kısa olan tek çocuktu . Oradaydı işte ... “ Ben geldim Murat “ , dedim , “ affet beni , yalvarırım affet . Gideceğini bilseydim , o gun , ağzımı bile açmazdım , hatta yenmenize bile izin verirdim “ , dedim . Ve sonra , babam sıkıca sarıldı bana . Murat ‘ ın babası aklıma geldi ... Babam da ağlıyordu . O gün , o mezarın başında 3 saat kadar oturduk hep beraber ... Aylarca ağladım , ve af diledim Murat ‘ tan . Annem dedi ki tanrı yapmış , o istemiş böyle olmasını . Ben de geceleri , uyumadan önce “ Murat , tanrıyı ve beni affet “ demeye başladım . Murat o voleybol oynadığımız gün , İzmir ‘ e giderken trafik kazasında ölmüştü . Arkadaşlarım cenazeye giderken bir otobüsle , ben onun bisikletiyle , bizim şarkımızı söyleyerek dolaşıyordum Nazilli ‘ nin sokaklarında ... “ Bir şafaktan bir şafağa ....
Ben , başkalarının hayatlarından ötürü kendimi suçlamayı öğrendim ...
Nice kez döndü güneş evimizin tepesinden hatırlamıyorum ama işte o zamanların birinde ... Artık etrafımda ne kadar mutsuz insan , ne kadar dışlanmış insan varsa ; ben onları daha çok sever olmuştum . Her fırsatta , durumu kötü olan birini buluyor ve saatlerce onları dinliyordum ; ardından da saatlerce ben anlatıyordum . İhtiyacı olan insanlara yaşamın reklamını yapan , gülen ve güldüren bir insan olmuştum . O , iki üç kişilik arkadaşı olan , kızlarla bırak konuşmayı , gözgöze bile gelmeyen suskun İlker yerine ;
alabildiğine saldırgan , alabildiğine konuşkan ve herkes tarafından tanınan bir adam olmuştum ... Ben , başkalarının hayatlarından ötürü sorumluluk almayı öğrendim .
Tanrı olduğumu hissettim ... Başkalarının tanrısı , tanıdığım bütün insanların tanrısı . Ve kabul ettim tanıdığım bütün insanları tanrım olarak . Çevremdeki herhangi birinin benim yaşamımı bir anda cennet yapabileceğine ya da cehenneme çevirebileceğine inandım . Annem namaz kılardı tanrısı için ; bense sokağa çıkar tanrılarımla konuşurdum , kullarımı dinlerdim butun gun . Dört ölüm ağır geldi , o evimizin tepesinde güneş bilmem kaç kere dönünceye kadar ; ve ben tanrılıktan istifa edip , kapattım kendimi içime . Başka bir dünya kurdum kendime orada .
Bu gün ; belki bu yüzden korkuyorum güneş altında , gözlerinin yeşilinden . ( sen ne kadar ela desen de ) . Çok eski günlere , insanların birbirlerinin hayatlarını cennete çevirebildiğine inandığım günlere gittim seni görünce . Hiç yabancı değildik sanki birbirimize . Yıllardır aynı şeyleri , haftada bir tekrarlamışız gibi rahattık . Sanki birbirimizi bıraktığımız yerde , hiç kıpırdamadan gene birbirimizi beklemiştik ... O an , elimi uzatıp , sıkıca tutup ellerini , “ sevgili ; okudun mu yıdızlardan bunca yıldır sana yazdığım şiirleri “ diye sormak istedim . Gökyüzüne değil de yüzüne okumak istedim , bütün gidenlerin anılarını ... Garipti ama , o kadar alışıktım ki sana ...
Kim kırdı , kim kapattı beni bilmiyorum ama bir an sen , elinde bavulla gelmişsin gibi hissettim :
Açık bırak kapını bu akşam
Belki birisi gelir ...
Varla yok arası ,
Elsiz , ayaksız ...
Hanidir bekliyorum ...
Burada , küçük köy parkında , kargaların yanında ....
Ey sevdiklerim ; vücut verin düşlerinize , verin ki her akşam gelebileyim yanınıza ....